Yakın dönemde İngiltere’de yayınlanan, benim de birlikte takip ettiğim iki diziyi bir arada tanıtmak istedim.

1) MotherFatherSon

BBC Two kanalının dizisi. 6 Mart-24 Nisan arası yayınlanan sezonu sekiz bölümden oluşuyor. Tom Rob Smith’in hazırladığı projenin yapımcılığını BBC Studios üstlendi. Başrollerde Richard Gere, Helen McCrory ve Billy Howle yer alıyor. Hatta MotherFotherSon, Gere’in kariyerinin ilk dizi başrolü.

Konusu:

Londra’da geçen hikaye politikanın, medyanın ve polisin dahil olduğu bir güç sistemini konu alıyor. Merkezinde ise ülkenin en sözü geçen gazetesi National Reporter’ın sahibi olan bir aile yer alıyor. Max Finch’in (Gere) başını çektiği medya grubunnda gazetenin kontrolü oğlu Caden’da (Howle). Max ve Caden’ın annesi Kathryn (McCrory) uzun yıllar önce boşanmışlar, Caden’ı babası büyütmüş ve her şeyin varisi konumunda.

Dizinin hikayesini Birleşik Krallık’ta genel seçimlerin yaklaştığı bir dönemde açıyoruz. Ülkenin ilk Müslüman başbakanı Jahan Zakari’ye (Danny Sapani) karışılık muhalefetin lideri Angela Howard (Sarah Lancashire) yarışıyor. Ancak ülke, seçim atmosferinin de etkisiyle gergin bir zamandan geçiyor. Hikayeyi asıl başlatansa ilk bölümde yaşanan bazı olaylar sonrası Caden’ın kriz geçirmesi ve hastaneye kaldırılması. Bunun ardından Kathryn tekrardan baba-oğlun hayatına giriyor.

Aynı zamanda bir aile draması da olan MotherFatherSon ülkedeki keskin güç savaşının yanı sıra ailenin üç üyesi arasındaki yıllara dayanan hesaplaşmayı da ekrana getiriyor.

2) Traitors

Channel 4 kanalında ekrana gelen bir dönem draması. 17 Şubat’ta başladı ve sezonu altı bölüm sürdü. Bölümler Netflix Türkiye’de de yer alıyor. Diziyi Bathsheba Doran hazırladı.

Konusu:

1945’te, yani İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği zamanda ve yine Londra’dayız. Seçimlerden İşçi Partisi’nin galip çıktığı, Winston Churhill liderliğindeki Muhafazakar Parti’nin yenilgiye uğradığı bir atmosfer. Savaş sonrası toparlanma sürüyor ve ülkede bir belirsizlik hakim.

Kabine için çalışan genç devlet memuru Feef Symonds’ın (Emma Appleton) karşısına Amerikan ajanı Rowe’un çıkmasıyla da bu dizinin hikayesine adım atıyoruz. A.B.D.’de Stratejik Hizmetler Bürosu adına çalışan Rowe’un (Michael Stuhlbarg) kendince sebeplerden onu uygun gördüğü, Feef’in de yine kendince sebeplerden kabul etmek durumunda kaldığı bir görev var: Kabine için çalışan Rus ajanını bulmak.

Feef’in görevini yeterine getirebilmek için mecburen kendi ülkesine karşı çalışması gerekiyor. Kendini açık etmeden Kabine içinde istediği bilgileri elde edebilmesinin yolu ise İşçi Partisi’nin yükselen yıldızı Hugh Fenton’dan (Luke Treadaway) geçiyor.

Traitors’ın öne çıkan karakterleri arasında Kabine için çalışan devlet memurlarından Priscilla Garrick (Keeley Hawes), Rowe gibi SHB’de görev alan Jackson Cole (Brandon P. Bell) ve Feef’in Muhafazakar Parti’ye mensup kardeşi Freddie Symonds (Jamie Blackley), İmar ve İskan Bakanlığı için çalışan David Hennessey (Greg McHugh) de bulunuyor.



Bir araya toplayışımın bir nedeni de benzer şeyler düşünmem ve benzer bir yapıya sahip olmaları.

İki dizi de final yaparmışçasına bir kapanışla sezonlarını tamamlıyorlar. Devamları gelse de olur gelmese de olur durumu var. Hatta ikisi için de tahminim mini dizi olarak kalacakları şeklinde. Şu an için herhangi bir haber yok, gelir mi hatta o da belli değil ama bakarız.

  • MotherFatherSon‘a başlamamda kadrosunun etkisi daha fazla oldu. Bu açıdan da beklediğimi bulduğumu söyleyebilirim. Helen McCrory’yi ve Billy Howle’u genel olarak daha çok beğendim. Richard Gere de gerekeni yaptı elbette ama karakterinden hoşlanmadığım için varlığı dikkatimi çok dağıttı.

İlk bölümde Billy Howle’un da katkısıyla gayet sağlam bir açılış yapılıyor, hakkını yiyemem. Devamında da o seviyeyi koru(ya)masa bile seviyesini fazla düşürmeyen bir dizi çıkmış ortaya. Aile dramasına ya da medyanın halkın üstündeki etkisine yer verdiklerleri kısımlar siyasetle ilgili kısımlara göre benim için daha izlenirdi.

Finalini aşağı yukarı tahmin edebildim ve pek sorun olmadı ama sinir bozucu bulduğumu inkar edemem. O da diziden değil, hayatın düzeninden kaynaklanan bir durum.

  • The Traitors ise casusluk dramasını elbette baştan yazmayan ama bekleneni veren bir dizi. İzlerken ara ara geçen senenin sonuna doğru izlediğim The Little Drummer Girl ile karşılaştırdığım oldu. Hikaye bazında pek de farklı değiller desem olur,  hatta buradaki ana kadın karakter diğerinden biraz daha iyi geldi.

Luke Treadaway’i ve sürekli karıştırdığım ikizi Harry Treadaway’i izlemeyi zaten seviyorum. Keeley Hawes ise Bodyguard üstüne güzel bir bonus oldu. Bir ara olayları toparlaması sezon finaline yetişmeyecek diye düşünüyordum ama sezonun son iki bölümde gaza basıyorlar. Milliyetçilik dozu, daha doğrusu herkes bize karşı tavrı ise dönem draması olmasının da etkisiyle belki bir tık fazla gelebilir. Bana gelmedi.

İki dizi için de durum böyle. İyi seyirler.